Doğu ile batı özünde bulunduğumuz yere göre coğrafi bir ayrımdır, ancak bunun kimlik üzerindeki etkisi yalnızca boylamlarla sınırlı değildir. Orta Çağ’da, modern anlamdaki katı sınırlar ve kimlik kontrolleri olmadığından, insanlar tercihen yaşadığı yeri değiştirebilirdi. “Doğulu’ ya da ‘Batılı’ olmak diye bir şey de yoktu, daha verimli arazi hayali ve kuraklık vardı.
Ancak zamanla güçlenen manevi aidiyet duygusunun fiziki bağlara göre kat ve kat güçlü olduğunu fark eden Roma ve İstanbul kilisesi, Ortodoks ve Katolik olarak bölününce, bin yıllık Roma İmparatorluğu da Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. Buradan çıkan esas sonuç şuydu: Coğrafya değiştirmekle aidiyet değişmez. Konfüçyüs’ün MÖ 400’lerde işaret ettiği bu gerçeği, katı bir disiplinle maneviyatı şekillendirmeye çalışan Hıristiyan Kilisesi de MS 1000’li yıllarda ulaşmıştı.
Fetih ve Kimlik Mühendisliği
Başmelek Mikail ve Meryem Ana’nın kutsal koruması altındaki İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi, Hristiyan dünyası için çok büyük bir şoktu. Ancak Fatih, bu şoku tersine çeviren siyasi bir dehaydı. Yıkılan Doğu Roma’nın mirasını sahiplenerek onun devamını sağladı. Fark ettiği kritik şey; insanları bir arada tutanın yalnızca ortak değerlere duyulan bağlılık değil, “ötekine” duyulan tepkinin de birleştirici olduğu gerçeğiydi.
Bu politikasındaki başarısı, Balkanlardaki birçok Ortodoks Hıristiyan topluluğun Katolik dünyasının “katı külâhı” yerine, Osmanlı’nın hoşgörülü “sarığını” ve Devlet-i Aliye’nin tebaası olmayı tercih etmesiydi.
Osmanlı Sisteminde İş Bölümü
Devlet-i Aliye her ne kadar İslam şeriatıyla yönetildiğini beyan etse de, bu söylem kısmen toplumsal dengeyi korumaya yönelik bir araçtı. Pratikte Hristiyan ve Yahudi cemaatlere oldukça adil ve özerk bir sistem sunulmuştu. Hatta bugünkü Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkına benzer şekilde, her tebaa doğrudan padişaha taleplerini iletebiliyordu.
Osmanlı sisteminin özünde işlevsel bir iş bölümü yatıyordu: Müslüman tebaa ağırlıklı olarak tarım ve askerlikle (üretim ve güvenlik), gayrimüslim tebaa ise ticaret, maliye, diplomasi, bilim ve sanatla (yönetim, ekonomi ve kültür) meşgul olurdu. Devşirme sistemiyle devlete katılanlar da yüksek mevkilere gelebiliyor ve mülk edinebiliyordu.
Milliyetçilik ve Çözülme
Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yükselen milliyetçilik dalgası, imparatorluğun çok uluslu-dinli yapısını temelinden sarsmaya başladı. Devlet, bu yeni “manevi kuvvetin” yıkıcı etkisini yeterince ciddiye alıp önlem alamayınca, çöküş süreci hızlandı. Milliyetçi çözülme sonucu Devlet-i Aliye yalnızca toprak değil, tüccarını, sanatçısını, entelektüelini, yani toplumsal organizmanın önemli bir kısmını kaybetti.
“Cumhuriyet, bu ağır kayıpların gölgesinde kuruldu. Genç Türkiye, Avrupa’nın sanayi ve bilimsel kalkınmasında mühendis ve doktorların oynadığı rolü örnek alarak, bu mesleklere yatırım yapmayı ve bu alanlarda insan yetiştirmeyi önceliği haline getirdi.”
İki Zihin, İki Matematik
Mühendis/Doktor Zihniyeti
Belirsizlik kabul edilemez. Kesinlik ve doğruluk esastır. Problem çözülmeden ilerlenemez. Her şey ölçülebilir ve kontrol edilebilir olmalıdır.
İşletmeci/Girişimci Zihniyeti
Belirsizlik yönetilir. Esneklik ve bağlamsal doğruluk önemlidir. Pazar, zaman ve stratejiye göre değişkenlik kabul edilir. Risk, fırsatın bir parçasıdır.
Başlangıçtaki az sayıdaki bu eğitimli kesimin saygınlığı o kadar parlaktı ki, toplumun neredeyse tamamı bu mesleklere odaklandı. Buna karşılık, toplumsal zihniyet değişmedi. “Tacir” veya “işletmeci” olmak hâlâ “monşer” diye küçümsenen bir statü olarak görüldü; Osmanlı’dan kalan genetik hafıza devredeydi. Onca mühendis ve doktor yetiştirdik ama onların ürettiğini dünyaya satacak girişimcileri yetiştirme konusunu atladık.
Güvenlik ve Gelişim Döngüsü
Türklerin tarihlerinde yarattıkları asıl fark, askeri organizasyon yetenekleri olmuştur. Paradigma değişmiş olmasına rağmen kültürü buna göre harmanlamamak hata oldu.
Devlet askeri besler → Asker güvenliği sağlar → Güvenli ortam işletmeyi geliştirir → Güçlü işletme devleti besler.
Sürdürülebilirlik için işletmenin (işletmecilerin) güçlü olması uzun vadede devlet için elzemdir. Günümüzde yaşadığımız yeni pazarlar keşfetme ve inovasyondaki verimsizliğin temel sebebi burada yatmaktadır.
21. Yüzyıl Çözümü
Bugünün acil ihtiyacı, nitelikli işletmeci, girişimci ve yönetici yetiştirecek kurumları 18. yüzyılın katı disiplinleriyle değil, 21. yüzyılın dinamik bilimi, yaratıcı düşüncesi ve gerçek piyasa koşulları ışığında hayata geçirmektir.